Tayfun_Gonul
Tayfun Gönül
1958 - 30 Temmuz 2012

"Biz azız;  savaş histerisini, bayrak fetişizmini, hangi kılık altında olursa olsun milliyetçiliği, “alçaklığın son sığınağı” olan vatanseverliği engellemeye  gücümüz yetmez belki ama suç ortağı olmayarak, vicdanımızın, inançlarımızın işaret ettiği yerden dik durarak, çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacak anlamlı öyküler oluşturarak bir etkimiz olabilir."

 

 

Dünya kapısından geçerken başını eğmedi...
ANASAYFA YAŞAM ÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR YAZILARI DOSTLARINA ÇAĞRI İLETİŞİM ENGLISH
Ardından Söylenenler, Yazılanlar...


Tayfun'un zamansız gidişi eski ve yeni pek çok dostunu bir araya topladı. Basın da belli ölçüde ilgi gösterdi. Gerek basında yazılıp çizilenleri gerekse de dostları tarafından dile getirilenleri derlemeye çalıştık.
* * *
Türkiye'nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül, bugün düzenlenen törenle Kilyos mezarlığında toprağa verildi.

Tayfun Gönül'ün sevenleri saat 13.00'te cenazenin bulunduğu Zincirlikuyu mezarlığında bir araya geldi. Aralarında Gönül'ün Sokak dergisinden arkadaşları Nadire Mater, Oral Çalışlar, Ercan Yaşa, vicdani retçiler Vedat Zencir, Mehmet Tarhan, Yavuz Atan, Mehmet Bal, Ercan Aktaş, Muhammed Serdar Delice, sanatçı İlkay Akaya, gazeteci Faruk Eren'in de bulunduğu yaklaşık 200 kişilik grup, Gönül'ün siyah bayrağa sarılı tabutunu morgdan alarak şarkılar eşliğinde Kilyos mezarlığına uğurladı. Herhangi bir pankartın açılmadığı ve sloganın atılmadığı törende cenaze aracı morgdan mezarlık kapısına kadar Kazım Koyuncu'nun "Sevdiğin Böyle Ağlar" parçası eşliğinde götürüldü. 15 Şubat 2012'de geçirdiği kalp enfarktüsü nedeniyle yoğun bakıma kaldırılmış ve iki ay hastanede kaldıktan sonra hastaneden çıkan Gönül, 30 Temmuz Pazartesi gecesi saat 23.30 sularında evinde geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti.
Bianet, 1 Ağustos 2012
* * *

Tayfun Gönül İçin

Tayfun’la ilgili  bende kalan en uzak anılar/görüntüler Hacettepe Merkez Yurdu’nun önünde  annesi olduğunu daha sonra öğrendiğimiz bir kadının  “Tayfunum nerede? gördünüz mü?” diye  canhıraş Tayfun’u arayıp sorması, bazen de Tayfun’un annesini oralardan uzaklaştırmak için gösterdiği, o zaman   bana üzücü gelen çabalara ait ( Aslında o yıllarda analarımızın neler çektiği, yaşadığı pek anlatılmadı. Mesela benim anam da 1 Mayıs gibi gösteri yapılacak günlerden birkaç gün önce babamı Ankara’ya gönderir ve benle zaman geçirmesini isterdi. Babam bir süre kalır sonra Haydar Tepe’ye güvenip geri dönerdi. Uzun yıllar anam  bütün hastalıklarım senin yüzünden oldu  dedi bana o yılları kast ederek. Tayfun’un annesinin de erken öldüğünü duyduğumda aslında o yılların oğulları analardan çaldığını düşünmüştüm). Sanırım Tayfun okula/derslere uğramadığı gibi (onla ilgili efsane buydu: “derslere hiç girmez ama notlara şöyle hızlıca bakarak sınavları geçer”, diğer efsane ise teorik tartışmalarda ona karşı gelmenin imkansızlığı idi), o zaman PDA olarak bilinen grubun içindeki politik çalışmaları nedeniyle yurda da pek uğramıyordu. Yani biraz nerede nasıl yaşadığı pek bilinmeyen, çok zeki, ağzında hep üçüncü sigarası, düşmek üzere olan pantolonunu çeken, saçı başı bakımsız, belki biraz “serkeş” ama çocuk gülüşü ile ortalıklarda dolaşan Tayfun, o zamanki Hacettepe ortamının vazgeçilmez kişilerindendi. O zaman da  bana saçma gelen sol içi fraksiyon kavgaları sırasında onun vurmayı bilmeyen çocuk acemiliği ile kavgalara karıştığını, onun hallerinin beni hep hüzünlendirdiğini, herkesin biraz “politik militan” olduğu o yıllarda  onun esas olarak “Çocuk/insan” olarak durduğunu hatırlıyorum.
               
Hepimiz 12 Eylül sonrası bir yerlere savrulmuş, çoğumuz hekimlik mesleğinin imkanlarına tutunarak bir yaşam kurmaya çalışırken bu kez onun sesini “vicdani retçi” olarak duymuştuk ve şaşırmamıştık. Yani mesela ben onun bu sıra dışı  duruşunun, biraz “delilik” gibi algılanabilecek tutumunun gerisinde dünyevi olan her şeye uzak bir Tayfun portresi görmüştüm ve zihnimdeki eski resimlerle uyumlu idi bunlar.Uzunca bir süre ondan haberim olmadı; bir kez Antalya’da kale içinde dolaşırken deri satan bir dükkanda rast gelmiştik ve “oradan buradan” konuşmuştuk biraz. O ise Cengiz Erçin’i görünce “sen yurttaki nabız Mehmetsin” diye ısrar etmiş, Cengiz ise o kişi olmadığına ikna edememişti onu. Yıllar sonra ise Kocaeli’nde iş yeri hekimliği ararken, yaparken sonra da hastane koridorlarında Cengiz ya da Kürşat’ı beklerken gördüm onu; bir defasında ise akciğer kanseri olmadığını öğrendiğimizde sevindiğimizi hatırlıyorum.
               
Bu sabah bir toplantı sırasında Kürşat Yıldız, belki  de ölümü hiç önemsememiş birisinin ölümünü haber verir gibi, yani  olağan bir haber gibi“ Tayfun öldü” deyince, onun ölümünün de benim Hacettepe’de hatırladığım Tayfun resimlerine benzediğini düşündüm. Belki de  Tayfun aramızda “kozmik önemsizliğinin” en çok farkında olandı ve sanırım bir çocuk gibi masum olarak, iyi bir insan olarak ve bize yaşamla, varoluşumuzla ilgili sorular bırakarak öldü. Şimdi onun ardından belki bu soruların bir kısmını konuşabiliriz diye düşünüyorum onun gülüşünü hatırlayarak.
Şükrü Hatun, Birikim Dergisi, web sayfası 1 Ağustos 2012

* * *

Dr. Tayfun Gönül’ün Ardından…


Yaşlanıyorum galiba. Bu yüzden kendi kuşağımdan “Eski dostları” kaybetmek ayrı bir hüzünlendiriyor beni. Öyle veya böyle ne çok insan kaybetmişiz zaman içinde. (En son sevgili Rıfat Dedeoğlu ve Reha Mağden’i kaybetmenin acısını yaşamıştım.) Çünkü hayat dostlarla, dostluklarla anlamlıydı. Bakalım şu hayal perdesi bu kez hangimiz için yırtılacak? 

Nitekim geçen sabah internete girdiğimde benzeri bir hüznü tekrar yaşamak zorunda kaldım. Başlıkta “Türkiye'nin ilk vicdani retçisi Dr. Tayfun Gönül hayatını kaybetti” yazıyordu. Hemen yanında Mehtap Yücel’in çektiği kilim desenli kazağı, elinden hiç eksik etmediği sigarası ve gülümsemesi ile Tayfun’un fotoğrafı vardı. İçim cız etti doğrusu…

Kalp krizi geçirdiğini duymuştum. Lakin basiretim bağlandı. Ziyaretine gitmeyi tasarladım. Hep erteledim. Ardından haber çıkmayınca “İyileşti herhalde” diye düşündüm. Oysa biraz çaba sarf etmem yeterdi. O yüzden kendime çok kızdım.

Tayfun’la ilk olarak 1980’lerde arkadaşlarla çıkartmakta olduğumuz sonra sıkıyönetim tarafından kapatılan Yeni Olgu Dergisi’nde mi ya da takılmakta olduğumuz Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde mi tanıştığımızı hatırlamıyorum. Hepimiz 20’li yaşların ortasında 12 Eylül’ün fiziki veya moral darbesini yemiş bir kuşaktandık. Çoğumuz ya geçmiş çevrelerinden kopmuş ya da zaten “Bireysel” takılan tiplerdik. Tayfun’un, Fatih Aksoy’un, Ziyaver Şencan’ın ve benim cebimizde çay paramızın bile olmadığı ya da üzerimizdeki son parayı kırıştığımız o günleri halen özlemle hatırlarım.

Hayatı, kendimizi, sosyalizmi tartışıyor, kafamızda yeni cevaplar arıyorduk. Deliler gibi okur, okuduklarımızı paylaşırdık. Tayfun da eski Hacettepeli ve eski bir “Aydınlıkçı” idi. Doktor olduğunu öğrendiğimizde çoğumuz doktorluğu ona hiç yakıştıramamıştık.

Doktor denince illâ iyi giyimli, ciddi biri canlanıyordu gözümüzde. Halbuki o mevcut “Kariyer”ini de kalıpları da çoktan reddetmişti!
Tayfun gerçekten “Sui generis” (Kendine özgü) ya da eskilerin “Nevi şahsına münhasır” dediği tiplerdendi. Özgürlüğüne acayip düşkündü. Bu yüzden hep kendisiyle tutarlı olmaya çalıştı. “İlk vicdani retçi” oluşu da bu yüzdendir. Ki, o dönem bu hiç kolay bir şey değildi. Adamın hayatını kaydırırlardı. Tayfun bunu o zaman ne şimdiki gibi ”AB esintisi” etkilerle ne de liberal moda gereği “Anti-militarist” söylemlerle yaptı. O neye inanıyorsa onu yaptı sadece.

Sonra bir ara ortadan kayboldu. İzmir-Kemeraltı’nda eski bir handa takılar, deri eşyalar yapıp satıyordu. Bir keresinde yolum düştüğünde uğramıştım. Ardından kendisini tümüyle “Anarşist hareket” e verdiğini duydum. (Tabii ki anarşizmden banka camı kırmayı, ortalığı kırıp dökmeyi anlamıyordu!) En son –Ki 10 yıl vardır- galiba Beyoğlu’nda karşılaşmıştık. Bana “Anarşist bir külliyat” oluşturma projesi olduğunu, risaleler yazacağını (ya da yazdığını) söylemişti. Hatta ona “ Marksistlerin Dr. Hikmet’i var. Sen de anarşistlerin Dr. Tayfun’u olacaksın galiba. Bari Kıvılcımlı kadar özgün ve derinlikli ol!” diye takılmıştım. Gülmüştük. Sonra ondan hep dolaylı haber aldım.
Tayfun Gönül ”Medyatik” biri değildi. Lakin yarın öbür gün Türkiye’nin “Sosyal hareketler tarihi”ni yazacakların ona da yer vereceklerine inanıyorum. Benim için ise bir eski dost, çevremizden kaybolup giden güzel insanlardan biri. Nur içinde yat aziz kardeşim!..

Atilla Akar, 2 Ağustos 2012, Yurt Gazetesi

* * *

Tayfun Gönül: Hayata da Ölüme de Gülümseyerek Bakan Anarşist…

Tayfun Gönül’ü 1970’lerin sonlarından beri tanırdım. O zamanki Maocu partinin gençlik örgütlenmesinin içindeydi, Hacettepeli Aydınlıkçı gençlerden biriydi. Daha o zamandan hayata muzipçe gülümsediğini hatırlıyorum. Doktor olmak falan umurunda değildi sanki. Hayat öyle büyük, öyle derin, öyle güzeldi ki. Doktor olmuşsun ya da bir başka şey, ne önemi vardı. Bu büyük hayatın içine olduğun gibi atılmak, onun sırlarına kafa yormak ve hep birlikte yaşayıp gitmek en güzeli değil miydi?
Sonra, 1980’li yıllarda onun doktor olduğu halde hiç de bir doktor gibi yaşamadığını, anarşist olduğunu, ilk vicdani retçi olduğunu, kendisi gibi arkadaşlarıyla komünal bir hayat sürdüğünü duydum uzaktan uzağa. Daha sonra doktorluğu da bırakmış, sahil kasabalarında bileklik falan satarak yaşıyormuş. Ruhuna yabancı hiçbir hayatı kabul etmeyecek kadar özgür bir ruhtu.

1990’larda ortak dergilerde yer aldık. Ateş Hırsızı’nda ve Apolitika’da. Bazen yazılarımızla karşı karşıya geldiğimiz oldu. Bakunin gibi, hoş, insanı gülümseten bir “komploculuğu” vardı. Beni eleştiri tahtasına koyabilmek için, Apolitika’nın “anarşizmin sorunları” üzerine açtığı bir soruşturmada en sonlardaki bir soruya verdiğim cevabı öne almıştı. Birkaç yıl önce buluştuğumuzda, bizim evde içerken, bunu, “biliyor musunuz, ben Gün’e nasıl komplo yapmıştım?” diye gülerek anlatmıştı sofradaki gençlere. Yaptığı “komployu” yıllar sonra gülerek anlatma dürüstlüğünü gösteren bir anarşist işte. Hayatın her yönüne gülerek bakma becerisini ancak Tayfun Gönül gibi yüce gönüller gösterebilir.

Daha buluştuğumuz an sağlığının hiç iyi olmadığını anladım. Çok kiloluydu, rahat nefes alamıyordu, zor yürüyebiliyordu. Ama gülümsemesi hiç eksik olmuyordu dudaklarından. Tabii sigarası da. Bu beden onu nereye kadar götürürse oraya kadar gidecekti. Hayata olduğu gibi ölüme de gülümseyerek bakıyordu. Çünkü ölüm de o büyük, o derin, o güzel hayatın bir parçasıydı. O zaman o da alay edilmeyi hak ediyordu.
Özgür üniversite’de anarşizm üzerine bir seminer vermişti. Çok doğal, çok özentisiz ama o ölçüde de kapsamlı bir anlatımı vardı. Konuşması sırasında önüne konan ses cihazıyla oynadığı için bu konuşması ne yazık ki kayboldu. Büyük hayat çocukça kahkahalarla şenlenen bir oyundu aynı zamanda. Oyun pahasına konuşmalar kaybolup gitmiş, ne gam. Kafasında her zamanki gibi bir dergi projesi vardı. Anarşist adlı dergiyle bu proje hayata geçtiği günlerde yüreği dayanamadı.

Şubat ayında ağır bir kalp krizi geçirip yatağa düştüğünde o yıpranmış bedeninin ayağa kalkamayacağını tahmin etmiştim aslında. Onu o halde görmek istemedim. Gönüllerimizde bir tayfun gibi esen o insanı yatakta, konuşamaz bir halde görmeye dayanamadım. Ama şimdi pişmanım. Keşke son bir kez görseydim.
Dün Gazi’ye, Avrupa’da yapılacak bir anarşist konferansa yollanacak kitaplar için telefon ettiğimde, “Tayfun Gönül’ün Anarşizm broşürü de var mı?” diye sordum. Varmış. “Ondan da ne kadar varsa koy” dedim ama Tayfun’un sağlığını sormadım, sanki ölümü içime doğmuş gibi. Daha doğrusu sormak içimden gelmedi. Sanki sorsam olumsuz bir cevap alacakmışım gibi bir his vardı içimde. Ve bu sabah Ahmet Kurt, maille verdi haberi.

Tayfun Gönül artık yok ama yaşamaya çağıran, ölümle dalga geçen gülümsemesi hep yanı başımızda.
Gün Zileli, 31 Temmuz 2012

* * *

Tayfun'u Yitirdim Yüreğim Yanıyor ‏


Yıllar önceydi. Benim de içinde yer aldığım bir grup arkadaş, farklı şehirlerde yaşayan anarşist çevrelerin yayın faaliyetini tek bir çatı altında birleştirme sevdasına kapılmıştık. Bir dizi görüşme işi için 93 sonbaharında İzmir'e gitmem gerekmişti. Yazılarını beğenerek okuduğum, ama o güne kadar tanışamadığım Tayfun Gönül, nefes nefese Vedat Zencir'in atölyesine dalmış ve "Gazi sensin değil mi" diye sorduktan sonra "Vedat, Gazi'yle biz çıkıyoruz" demişti. Tayfun'la yola çıktık, çıkış o çıkış.

Ve hemen didişmeye başladık! O, İstanbul'da yayımlamakta olduğumuz Ateş Hırsızı dergisinin niçin İzmir Savaş Karşıtları Derneği'nin varlığını ve çalışmalarını görmediğine sitem etti. Haklıydı. Ben de ona, niçin Ateş Hırsızı'na ilgisiz kaldığını, selam-sabah etmediğini hatırlattım. Haklıydım. Sonunda "olur böyle şeyler" dedik birbirimize. Şimdi önemli olan Türkiye'de anarşist bir hareket yaratmak, örgütlemekti. Fakat biz, çıktığımız yolun daha başında, yaratılacak "anarşist hareketin" kimliği, karakteri, huyu suyu gibi teferruatta birbirimizle al takke ver külah olmaya başladık. Güya ayrı duracaktık, yüzbin kere tövbe ettik, ama her defasında yeniden biraraya gelip kaldığımız yerden başladık. Ne o vazgeçti huyundan ne ben. Teneşir paklamaz Tayfun'u, o öte dünyada da hakikat arayışından vazgeçmez. Biliyorum, şimdi yattığı Kilyos mezarlığında da yan komşusuna dönüp "birader ateşin var mıydı" diyerek "kilyos kabristan otonomu" çalışmasına başlar!

1993'ten beri ayrı şehirlerde, ayrı mahallelerde, ayrı evlerde de olsak Tayfun'la hayatımız iç içe geçti. Günler-geceler boyu Tayfun'un çay-kahve-sigara zulmüne maruz kaldım. Çok tartıştık, çok konuştuk, ama az şey yazdık. Cüssemizi çok çok aşan işlere kalkıştık. Kimini yaptık başardık, kimi hâlâ boynumuzun borcu; kimine de hiç başlamadık. Yarım yamalak bıraktığımız onlarca proje ise serüvenimizin fiyasko sayfalarındaki çeşitliliğini koruyor.

70'li yıllardan itibaren bu ülkedeki toplumsal muhalefetin çeşitli evrelerini, iniş-çıkışlarını yaşadım. Birçok insan tanıdım. Kelle koltukta eylemciler, işinin eri devrimciler, cefakâr dava adamları/kadınları gördüm. Fakat, Tayfun Gönül'deki iç huzuru, barışıklığı, rahatlığı, gösterişsiz sıradanlığı, ruh enginliğini çok az insanda gördüm. O, iyi bir düşünsel birikime sahipti ama, fikirlerin ilkelerin esiri değildi. Farklı konularda deşmedikçe bilgili biri olduğunu anlayamazdınız. Tayfun zekiydi, kavrayışlıydı ama öngörülü değildi. Kendini bilen hinoğluhindi ama, her konuda arif değildi. Mükemmel bir analiz yeteneğine sahipti; soruna neresinden ve nasıl bakılması gerektiğini çok iyi bilen sağlam bir perspektife sahipti. Buna rağmen sık sık yanılmaktan, mantıksız önermelerde
bulunmaktan kurtulmazdı. Ben bunu hep onun eylemlilik sabırsızlığına, heyecan ve neşesine yorarım.

İyi bir müteşebbis, müzmin bir müflisti. Çünkü cömertti, dünya malında, şan şöhrette gözü yoktu. Kışın sıcak, yazın serin tutan, üzerinden hiç çıkarmayacağı tek bir giysisinin olmasını isterdi hep. Öyle ya, o bu dünyaya çamaşır yıkamaya mı gelmişti ki, her gün çamaşır yıkayıp değiştirsin! Gerçekten de haftalarca, gece-gündüz aynı gömleği üzerinden çıkarmadan giymek Tayfun'a yakıştığı kadar hiç kimseye yakışmazdı.

Defin merasimine katılan herkes onun erken gidişine, gençliğine hayıflandı. Ne gençliği yahu Tayfun çocuktu çocuk! Ben onun çocukluğuna yandım. Ve biz, dünyayı isteyen o koca çocuğu Karadeniz'e kıyı veren bir ormanda küçücük bir mezara sığdırdık.

"Ölüm de bir yolculuktur, bavulunu toplayıp gitmek gibi" derdin hep; güle güle Tayfuncuğum seni çok özleyeceğiz.
Gazi Bertal, 2 Ağustos 2012

* * *

Tayfun,"geçici otonom alanlar" yaratmaktan sözetmişti. Dün onu uğurlama halimiz böyle bir şeyde olacaklara "benziyordu". Oraya gelmiş 200 kadar insan birbirini kolladı, ağlarken birbirinin yanında belirdi, içinden geçenleri dışa vurmaktan utanmadı, orda aynı insanı sevip özleyeceğimizi, onsuz kalmanın sıkıntısını, yaratabileceği boşluğu hesap edebildiğimizi birbirimize hissettirdik. Epeydir birbirini görmeyen insanlar, biz, bir şekilde birbirimiz için korunaklı, güvenli, iyi bir durum yaratmıştık. Tayfun yüzünden. (görse hınzır hınzır sevinirdi:) 

Başka şeyler yüzünden de yapabiliriz bunu. Durumlar oluşturabiliriz. Geçici otonom mekanlar ve zamanlarda hiç de geçici olmayacak etkiler yaratabilir ve etkilenebiliriz.
Defne Sandalcı, 1 ağustos 2012

* * *

Ah Tayfun…

Tayfun’la tanışıklığım 90’ların başlarına rastlar. O sıralar biz de İstanbul’da ateş hırsızı dergisini çıkarıyorduk. Hemen sonrasında da Kaos Yayınları adıyla kitaplar yayımlamaya başlamıştık. Anarşizmin Türkçe yazılı kaynaklarının çok sınırlı olduğu zamanlardı. Reddiyelerle vardığımız anarşizmi öğrenmeye, anlamaya, anladığımız kadarıyla da anlatmaya çalışan ateşli tartışmacılar olan bizlere göre fazlasıyla iş yapmaya önem veren bir adam olarak tanıdım onu. İnce eleyip sık dokumalar ona göre değildi, belki de yola daha fazla önem verdiğinden, onun kervanları yolda düzüldü hep. Ne olacak bu memleketin hali türünden  konuşmalara pek fazla rağbet etmeyen, hızla konuyu “ne yapabiliriz”e bağlayıp, “bize bunun için ne lazım”a gelen, girişken bir adamdı ilk bakışta Tayfun. Fikrî derinliğini anlamak içinse epey zaman geçmesi gerekti., Yollarımız her ayrıldığında yine kesişeceğini hissettiğimiz, bildiğimiz bir yoldaşımız, dostumuzdu Tayfun.
Her ne kadar ilk vicdanî retçi olarak tanınmış olsa da, tahakküme, doğanın ve insanın sömürülmesine, ve kısacası hayatın her alanındaki ast-üst ilişkisine karşı duran biriydi Tayfun. Bu nedenle de, son zamanlarda, sadece zorunlu askerlik karşıtlığı gibi algılanıp hak mücadelesine indirgenen vicdanî ret gömleği ona epeyce dar gelirdi. Tayfun, “hakikât arayışında”, bilerek kimseyi incitmeksizin, aramızdan geçip gitti.
Zelha Cangi, 2 Ağustos 2012

* * *

Tayfun Gönül’ü hatırlamak!

15 Şubat 2012’de geçirdiği kalp enfarktüsü nedeniyle yoğun bakıma kaldırılan ve iki ay hastanede kaldıktan sonra hastaneden çıkan Tayfun Gönül, 30 Temmuz Pazartesi gecesi saat 23.30 sularında evinde geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti.

1 Ağustos 2012 tarihinde Tayfun’un dostları, arkadaşları ve sevenleri onu müzikle, kara bayrakla uğurladılar. Tayfun’un cenaze töreni onun hayat tarzına, fikirlerine uygundu. Bir vicdani redçiye, bir antimilitariste ve bir anarşiste yakışır şekilde yapıldı. Birçok dinsiz kişi dini törenlerle toprağa gömülüyor. Tayfun ve onun arkadaşları bu defa ezber bozdular! Arkadaşları onu istediği gibi gömdüler. İmamın duaları yerine müzikle uğurlandı! Cami cemaati yerine törende dostları, arkadaşları yer aldı. Herhangi bir pankartın açılmadığı ve sloganın atılmadığı törende cenaze aracı morgdan mezarlık kapısına kadar Kazım Koyuncu’nun “Sevdiğin Böyle Ağlar” parçası eşliğinde götürüldü. 
Tayfun 54 yaşındaydı. 1989 yılında vicdani redçi oldu. Tayfur vicdani reddini açıkladığında Türkiye’de kimse vicdani reddi bilmiyordu.

Hepimiz onunla 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi’nde çıkan bu röportajla ve bundan 22 yıl önce Sokak Gazetesi’nde yayımlanan manifestosunda tanıdık: “Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar... Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etmeye yönelik bir örgütlenme olduğudur (…)Hiçbir zaman disipline uymadım... (…) Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir (…) Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı kesip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşımdaki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler (…) Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türkiye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaokulu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi Ankara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum(…) Lise yıllarından itibaren sosyalist harekete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmişim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başladım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yolu olamayacağı kanaatine vardım (…) Ayrıca, bugün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağmen cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu savaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum (…) Benim için hayatta direnme noktaları var. Seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın anlamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım. Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadığım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.”

Tayfun Gönül kendisini anarşizm ve antimilitarizm temelli ‘felsefi’ bir vicdani reddin anlatıcısı oldu hep. Kendisini “askerlik karşıtlığında” tıkatmadı hiç…

Tayfun’un Militarizm tanımlaması yerinde ve sağlam: “Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokularına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında militarizmle hesaplaşmak zorunda.”

Yazdığı vicdani red manifestosunda Tayfun’un ne kadar geniş düşündüğünü görüyoruz: “din dışı bir nedenle, politik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir(...) Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemeyebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.”Ona emir vermek gibi geldiği için garsondan hiçbir zaman çay istemedi. Tayfur mahkemelere hiç inanmadı. Ama “Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlâlidir” diyerek devleti mahkemeye vermekten de geri durmadı.

Tayfun’u en iyi arkadaşları anlatıyor:
Arkadaşı ve yazar Oral Çalışlar: “Tayfun Gönül’ü lise öğrencisiyken tanımıştım. Ankara Fen Lisesi’nde okuyordu. Zeki, müstehzi ve sempatik gülüşleriyle hatırlıyorum onu. Biz 1974 affıyla cezaevinden yeni çıkmıştık. Onlar, yeni bir dünya arayışı içindeki 68 kuşağının devamı olarak bizleri kapıda karşıladılar. 70’li yıllarda aynı siyasi hareket (Aydınlık) içindeydik. Liseyi bitirdi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Sokak Dergisi hakkında davalar açıldı. Tayfun’un ikametgâhı ve adresi yoktu. Kaybolur, gözden ırak bir yerlere gider, sonra her zamanki gülümseyen yüzüyle ortaya çıkardı. Ağzından sigarası hiç eksik olmaz, giyimine kuşamına hiç aldırış etmez, gri kazağını üstünden hiç çıkarmazdı. Dünyanın her türlü kirlenmişliğine meydan okuyan, sıradışı, bir yönüyle derbeder sayılabilecek bir yaşam sürüyordu. Bu duruma nasıl katlanıyordu, nasıl direniyordu? Anlamakta zorlanıyor, hep hayranlıkla izliyordum. Kuvvetli, korkusuz bir adamdı. Hiç sesini yükseltmez, hiç kimseye rahatsızlık vermek istemez, sessizce gelir, giderdi.”
Ferda Ülker: “Elinde sigara, odayı baştan başa arşınlayan, kafasında sürekli bir şeyler dolaşan Tayfun geliyor gözümün önüne. Vicdani reddi bir erkek hareketi olarak görmemesi önemliydi.”
Vedat Zencir: “Akıntıya karşı kürek çekerken hatırlıyorum onu. 1987’de tanışmıştık… Ben de ondan hemen sonra açıklamıştım vicdani reddimi. İnsanlar bize Marslı gibi baktı, belki de Marslıydık gerçekten.”
Coşkun Üsterci: ”Heyecanında sürükleyici biriydi. Çabuk sönmesi kötü yanıydı. Düzene kafa tutardı ama bir yandan kırılgan, tutunamayan biriydi. Onun hayatla cebelleşme halini sonra diğer retçilerde de gördüm.”
Profesör Şükrü Hatun, Tayfun’un okul arkadaşlarındandı: “Tayfun aramızda ‘kozmik önemsizliğinin’ en çok farkında olandı ve sanırım bir çocuk gibi masum olarak, iyi bir insan olarak ve bize yaşamla, varoluşumuzla ilgili sorular bırakarak öldü. Şimdi onun ardından belki bu soruların bir kısmını konuşabiliriz diye düşünüyorum onun gülüşünü hatırlayarak.”

“Akıntıya karşı koştu. Yoruldu. İstediği gibi yaşadı.” 
“Dünyanın kapısından eğilmeden geçti”!

Halil Savda, 5 Ağustos 2012, Özgür Politika

* * *

Türkiye’de yolu anarşizmle, vicdani retle, anti-militarizmle, ekolojiyle kesişen herkes bir şekilde Tayfun’u tanımış, onunla ortak işler yapmıştır. Bu düşünceleri savunan insanların parmakla gösterilecek kadar az sayıda olduğu yıllarda, Tayfun ve onunla birlikte ilk adımları atan arkadaşlar, imkanlarıyla kıyaslanmayacak denli zor yüklerin altına girmişlerdi. Fakat yeni ve hayli çarpıcı şeyler söyledikleri için, toplumun kenarındaki köşesindeki pek çok insanı etkileyebilmişlerdi. Bu yeni mıknatısın cazibesine kapılanlardan biri de bendim. Ben camiaya dahil olduğumda, bir önceki kuşak yavaş yavaş dağılmış, ilişkiler kopmuş, insanların bir kısmı yeni yaşam tercihlerine yönelirken, bazıları da hasar tespiti yapmaktaydı.

Tayfun’la ilk defa, böyle bir ruh halinin hakim olduğu bir ortamda tanıştım. Onu uzun süre anlamakta zorlandım; düşünüş tarzı, yaşam tarzı bana hayli uzak geliyordu. Bununla birlikte aramızda bir etkileşim de başlamıştı. Bitmez tükenmez tartışmaların, heyecan verici projelerin, küsmelerin, barışmaların damgasını vurduğu yıllar öylece uzayıp gitti. Ve hayat bizi farklı serüvenlere doğru sürükledi. Birbirimizden fiziksel olarak kopmuş olsak da, haberler ve selamlar hep gelip gitti, güzel işler takdir edildi, kötü işler kınandı.
Şimdi, onu yitirdikten sonra, dönüp geriye baktığımda, bizi bazen öylesine keskin tartışmalara sürükleyen şeyin ne olduğunu daha iyi anlıyorum: Ben uzak bir gelecekte hayata geçmesi beklenen ütopyalar peşinde koşuyordum ve bugünü geleceğe feda etmeyi savunuyordum; Tayfun ise tam tersine, mümkün mertebe düşüncelerinin izdüşümlerini bugüne serpiştirmek istiyordu. Onun özgürlüğün tohumlarını serper serpe ilerleme tavrı bazen hayatı inanılmaz ölçüde zorluyordu ama o, özgürlüğe ulaşmanın bundan başka bir yolu olamayacağını belirterek tutumunu savunuyordu.

Aslında tüm bu söylediklerim şu anda bir bakıma havada kalıyor. Öyle bir bencilleşme ve iletişimsizlik hali yaşıyoruz ki, kendi kişisel rutinlerimize öylesine mahkum düşmüşüz ki, teorik farklılıkların falan artık neredeyse bir önemi kalmıyor.

Kendi kişisel hayatıyla dünyanın geri kalanı arasında öz faydacılığı esas almayan ilişkiler kurabilmenin kendisi bile başlı başına bir erdem haline gelmiş durumda.

Tayfun Gönül bunu gözü kara bir dozda yaptı. Devrim için, halk için veya başkaca ulvi bir amaç için değil; bizzat kendisi için, başka türlüsünü istemediği için, öyle inandığı, öyle anlamlandırdığı için.

Kanımca, bu toplum günün birinde özgürlük davasını yeniden hatırlarsa, Tayfun’un kim olduğunu hayli merak edecektir.

Cemal Atila, 2 Ağustos, 2012

 


 
Anasayfa I Yaşam Öyküsü I Fotoğraflar I Yazıları I Dostlarına Çağrı I İletişim I English
Son Güncelleme: 1 Ağustos 2013
Real Time Web Analytics